Takvim
| « Mart 2010 » |
|---|
| Pt | Sa | Çr | Pr | Cu | Ct | Pz |
|---|
| 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | 14 | | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 | 20 | 21 | | 22 | 23 | 24 | 25 | 26 | 27 | 28 | | 29 | 30 | 31 | |
|
 |
Embriyonik Kök Hücreler |
 |
|
Embriyonik Kök Hücreler Embriyonik kök hücreler blastokist evresindeki bir embriyonun iç hücre kitlesinden elde edilirler. Embriyonik kök hücrelerin 1998 yılında Thomson ve arkadaşları tarafından üretilebilmesiyle birlikte embriyonik kök hücre konusunda bir çığır açılmıştır. Günümüzde, insan embriyolarındaki çalışmalar in-vitro fertilizasyon kliniklerinde artan ve bağışlanan embriyolarda yürütülmektedir. Embriyo potansiyel bir canlı olarak kabul edilebildiğinden bu hücrelerin araştırmada veya tedavide kullanımı ile ilgili etik sorunlar ortaya çıkmıştır. Bazı ülkelerde araştırma için kullanılmaları yasaklanmıştır. Embriyonik kök hücreler pluripotent hücrelerdir; vücutta yaklaşık 200 hücre tipine dönüşebilirler. Çekirdeği çıkartılmış bir yumurtayla kaynaştırılarak elde edilmiş olan (klonlanmış) bir embriyodan elde edilebilirler. Klonlanmış bir embriyodan elde edilen kok hücreler hastanın bağışıklık sistemi ile uyum gösterirler. Embriyonik kök hücreden elde edilen hücre kümeleri embrioid cisimcikler (embrioid bodies) olarak adlandırılmaktadır. Bu kümeler üç ana germ tabakasından kaynaklanan çeşitli hücre tiplerine yönlenmiş hücrelerden, farklılaşmamış olanlara kadar değişen hücreleri içermektedir. Embrioid Cisimcikler Destek kültüründe üreyen embriyonik hücreler Günümüzde, kök hücrelerin farklılaşmasının kontrolü üzerinde durulmaktadır. Bu amaçla kültür ortamına çeşitli büyüme faktörleri, sitokinler ve kimyasallar eklenmiş, farklı destek hücreleri kullanılmış ve gen aktarımı ile farklılaşmanın yönlenmesi yönünde çalışmalar yapılmaktadır. Embriyonik kök hücrelerin farklılaşmadan kendini yenileyebilmesi için birçok faktörün denge içinde olması gerekmektedir. In-vitro olarak farklılaşmayı kontrol etmek için kültür ortamında destek hücreler ve sitokinlerden yararlanılmaktadır. İnsan embriyonik kök hücreleri, fare embriyonik fibroblast hücreleri ve "Leukemia Inhibitory Factor"-LIF varlığında bu özelliklerini korumaktadır. Destek hücreler ve LIF ortamdan uzaklaştırıldığında hücreler arasında kümeleşme ve sonrasında Embriyoid Cisim oluşumu gözlenir. Embriyonik kök hücrelerin diğer molekül veya başka türlerden elde edilen hücrelerle temas etmeksizin üreyebileceğini gösteren son araştırmalar bu hücrelerin daha sağlıklı ortamlardan elde edilebileceklerini ve klinik kullanımları konusunda güvenilirliğin artabileceğini göstermektedir. Embriyonik kök hücrelerin tedavide kullanılabilmesi için çalışmalar sürdürülmektedir. Tedavi amaçlı kullanımda bugün aşılması gereken engel farklılaşmanın istenilen yönde kontrol edilmesidir. Potansiyel klinik amaçlı kullanımı FDA (U.S. Food and Drug Administration) tarafından onaylanan kök hücre soyları NIH'e (U.S. National Institutes of Health) ait internet sitesinde (http://escr.nih.gov) sürekli olarak yenilenerek duyurulmaktadır.
|
|
|
|
|
 |
Kanser Biyokimyası |
 |
|
KANSER BİYOKİMYASI
KANSER
Tümörler klinik olarak bir kütle ile yaygın metastazları veya anormal bir klonal gelişimin yan etkileri olarak ortaya çıkmaktadır. Genelde tümörler büyüme özellikleri bozulmuş hücrelerin klonal yayılımıdır. Hücreler büyüme özelliklerindeki değişiklikleri farklı pek çok mekanizma ile gerçekleştirebilmektedirler. Bu mekanizmaların anlaşılmasında tümör hücreleri ile normal hücreler arasındaki belirgin farklılıkların vurgulanması gerekmektedir. Normal bir hücrenin kanser hücresi haline dönüşmesine transformasyon denmektedir. Patologlar transformasyon için bazı yapısal kriterleri belirleyerek benign (selim) ve malign (ha*bis) hücreleri birbirinden ayırmakta, biyokimyacılar ise malign hücrelerin hızlı dönüşümlerinden ve salgıladıkları özel proteinlerden yararlanarak tanıya yaklaşmaya çalışmaktadırlar. Normal doku ile koordinasyonu olmayan, aşırı büyüyen ve neoplaziye neden olan uyarı ortadan kalktığında bile aynı biyolojik tavrına devam eden anormal doku kütlesi neoplazm olarak tanımlanmaktadır. Neoplastik doku, normal doku ve hücrelerle besinsel substrat veya enerji sağlamak için yarışmaya girmektedir. Genel olarak benign ve malign tümörlerin ayrımı için bazı kriterler (büyüme hızı, lokal invaz yon, differansiasyon ve anaplazi, metastaz) belirlenmiştir.
1. BÜYÜME HIZI
Bir genelleme olarak benign tümörlerin yıllar içinde yavaş yavaş büyüdüğü, kanserlerin ise hızla büyüyerek yayılıp konakçının ölümüne neden olduğu kabul edilmektedir. Ancak bu genellemenin dışında kalan bazı benign tümörler, malignlere oranla daha hızlı büyüme göstermektedirler. Ayrıca benign ve malign neoplazmlarm büyüme hızı hormonlara, yeterli kan akımının sağlanmasına ve diğer birçok bilinmeyen faktörlere bağlı olmaktaysa da genel olarak tümörlerin büyüme hızları, differansiasyon hızları ile korelasyon göstermektedir.
2. LOKAL İNVAZYON
Çoğunlukla tüm benign tümörler kaynaklandıkları dokuda lokalize kalan, infilltrasyon ve metastaz kapasitesi olmayan koheziv ekspansil kitleler olarak gelişmektedirler. Genellikle gelişen fibröz kapsül büyüyen tümörün basısı ile atrofiye olan parankim hücreleri nedeni ile normal dokunun stromasından kaynaklanmak*tadır. Kanserin büyümesine progresif infiltrasyon, invazyon ve çevre dokuların hasarlanması eşlik etmektedir. Metastaz gelişinceye kadar malign tümörleri, benign olanlardan ayıran en güvenilir özellik invaziv olmalarıdır.
3. DİFERANSİYASYON VE ANAPLAZİ
Differansiasyon, normal hücrelerle karşılaştırıldığında parankim hücrelerinin fonksiyonel ve morfolojik olarak benzerliğinin derecesini tanımlamaktadır. İyi diferansiye olan tümörler, neoplazmın kaynaklandığı dokunun normal olgunlaşmış hücrelerine benzeyen hücrelerden meydana gelmektedir. Differansiye olmamış veya differansiasyonu yetersiz tümörler ise özelleşmemiş ilkel görünümdeki hücreleri içer mektedirler. Anaplazi bir çok morfolojik ve fonk*siyonel değişikliği ifade etmektedir. Hücre ve çekirdek pleomorfizmi görülmekte, hücreler çok büyük veya küçük olabilmektedirler. Karakteristik olarak bol miktarda DNA içeren çekirdek koyu renkte boyanmaktadır (Hiperkromatik). Çekirdek hücreye oranla oldukça büyüktür ve çekirdek/sitoplazma oranı 1 civarındadır.
Karsinogenezin temelinde bulunan neonatal genetik hasar akkiz olabileceği gibi kimyasallar, virüsler ve radyasyon gibi gibi çevresel etkenlerle sonradan da kazanılabilmektedir Genetik hipotez olarak kanser, genetik hasara uğrayan tek bir progenitor hücrenin klonal büyümesi ile ortaya çıkan tümöral bir kitle olarak tanımlanmaktadır.
Tümör hücreleri çoğunlukla bol miktarda DNA taşıyan, çekirdek/sitoplazma oranları artmış, kromatinleri topaklanmış, değişik mitotik şekiller sergileyen hücrelerdir. Kan hücrelerinin tümörlerinde ise doğru farklılaşma düzeninin kaybı en önemli gösterge olmaktadır. Tümö*rün belirlenmesi yanı sıra iyi veya kötü diferansiye olmasının da saptanması önem taşımaktadır. Temel neden olan büyüme kontrolünün denetimden yoksun oluşunu malign hücrelerin yapısı iyi sergilemektedir. Düzenli büyümenin ortadan kalkması (anaplazi veya dişplazi) veya invazif karakter transformasyonun önemli patolojik belirtileridir.
Uzun süreli ve çok basamaklı genetik bir süreç olan kanserin ilk basamağında daima bir DNA hasarı bulunmaktadır. Bu hasarlanmanın ardından kromozomun yıkılması ve yeniden düzenlenmesi mitoz kontrolü bozulmuş bir fenotipin üretilmesine yol açmaktadır. Mitozun hasarlı kopyalanmış DNA ile devamı malign tümör hücresi ile sonlanmaktadır. Son aşamada oluşan bu malign tümör hücresi onkogen ekspresyonuna başlamaktadır. Onkogenler, hücrelerin transformasyonunu başlatma ve sürdürme kapasitesine sahiptirler. Bu süreç içindeki bir bölüm prekanser olarak isimlendirilmektedir. ileri dönemde kansere dönüşmesi olası, morfolojik olarak farklı atipik hücre veya diferansiyasyon gösteren lezyon olarak da tanımlanan bu süreç kanserin klinik olarak ortaya çıkmasından önceki evredir Spontan regresyonlar bu dönemin içinde olmaktadır.
Vet.Hek.Dr.Betül APAYDIN Van Veteriner Hekim
|
|
|
|
|
 |
Bağışıklık Çeşitleri |
 |
|
|
Bağışıklık Çeşitleri Organizmanın antijenle ilk karşılaştığında, vücudun antikorları sürekli olarak yapabilmeyi öğrenmesi ve üretilen antikoru hazır olarak tutabilmesi gerekir. Bağışıklık denilen bu özellik doğuştan gelen ve sonradan kazanılan bağışıklık olmak üzere iki çeşittir. 1)Doğuştan Kazanılan Bağışıklık: Organizmaların, türüne ve bireysel özelliklerine göre doğuştan sahip olduğu bağışıklığa doğal bağışıklık adı verilir. Doğal bağışıklık, bir çok faktör tarafından etkilenmekte¬dir. Bunlar genetik, anatomik, doku ve sıvılardaki koruyu¬cu maddeler, yaş, hormonlar gibi faktörlerdir. Örneğin, Herpes simplex virüsü tavşanlarda öldürücü olduğu halde, insanlarda özellikle dudaklarda uçuk denen kabartılara yol açar. İnsan Herpes simplex'e karşı doğuş¬tan bağışıklıdır. Bu doğal bağışıklık, büyük ölçüde, plazma¬da bulunan ve her hangi bir antijenle karşılaşmadan var olan antikorlarla sağlanır. Doğal bağışıklık, bazı hastalık¬lara karşı insan vücudunu korur. Bu hastalıklar hayvanlar¬da görülen tavuk kolerası, sığır vebası gibi virüs hastalık¬larıdır. İnsan vücudu bu hastalıklara karşı dirençli olduğundan yakalan¬maz. Diğer yandan, insanlar için öldürücü ve ağır seyre¬den çocuk felci, kabakulak, insan kabakulağı ve frengi gibi hastalıklara da hayvanlar dirençlidir. Benzer şekilde; boğmaca, kızamık gibi bazı hastalıklar sadece insanlarda görülür, başka canlılarda görülmez. İnsan dışındaki organizmaları etkileyen bazı hastalıklara karşı tüm insanlar doğuştan bağışıklıdır. 2) Sonradan Kazanılan Bağışıklık: İnsanın doğumdan sonra bazı hastalıklara karşı bağışıklık kazanmasıdır. Yapay olarak oluşan bir bağışıklıktır. Vücudun kendi savunma mekanizmalarıyla ya da dışarıdan alınan koruyucu maddelerle kazanılır. Bu nedenle aktif bağışıklık ve pasif bağışıklık olmak üzere ikiye ayrılır: a)Aktif bağışıklık: Organizmanın, hastalık yapıcı etkenlerle karşılaştığında kendi savunma maddelerini kendisi üreterek kazandığı dirence aktif bağışıklık adı verilir. Aktif bağışıklık, iki şekilde kazanılabilir: -Vücuda mikropların girmesi ve bağışıklık sisteminin uyarılıp çalıştırılmasıyla sağlanır. Bu nedenle insan mikroorganizmayı alınca, hastalanır. Vücut bu sırada bağışıklığını kazanır. Hatırlayıcı hücreler sayesinde bir daha aynı hastalığa yakalanmaz. Örneğin, kabakulak hastalığına bir kere yakalanılır. Çünkü kabakulak hastalığına karşı üretilen savunma maddeleri ölünceye kadar vücutta kalır. Tetanos gibi bazı hastalıklara karşı üretilen savunma maddeleri ise vücutta birkaç yıl kaldıktan sonra yok olur. -Aşılama yoluyla da aktif bağışıklık kazanılar. Aşı ile zayıflatılmış ya da öldürülmüş mikroorganizmalar vücuda verilir. Bağışıklık sistemi bu yolla uyarılarak aktif bağışıklık kazanılması sağlanır. Bağışıklık süresi uzundur. Hastalanmadan önce belirli zamanlarda yapılan aşılar, vücudun aktif bağışıklık kazanmasını sağlayarak hastalanmayı önler. Koruyucu sağlık hizmetlerinin amacı da aktif bağışıklık kazandırarak insanların hastalanmalarını önlemektir. b)Pasif Bağışıklık: Önceden hazırlanmış antikorların vücuda verilmesiyle kazanılan bağışıklığa pasif bağışıklık adı verilir. Pasif bağışıklık, çoğunlukla hasta insana serum verilerek kazanılır. Serum, belirli bir enfeksiyona karşı üretilmiş antikorları bulunduran sıvıdır. Serumlar, çoğunlukla at, koyun ve sığır gibi hayvanların kanından elde edilir. Aktif bağışıklık kazanılmasının olanaksız olduğu durumlarda pasif bağışıklık sağlayacak uygulamalar yapılır. Örneğin, ağır yaralanmalarda tetanos hastalığına karşı acil koruma gerektiğinden, tetanos antikorları içeren serum yapılır. Bebekler, bazı antikorları annesinden plasenta yolu ile almıştır. Ayrıca bebekler anne sütü yoluyla da antikorlar alırlar. Bebeklerin bu yollarla bazı hastalıklara yakalanmamaları ve hastalıklardan korunmaları da bir pasif bağışıklıktır. Bu yolla kazanılan bağışıklık, kısa sürelidir ve sadece bebeği korumaya yöneliktir.Bebek enfeksiyonlara karşı koyma yeteneğini kısa süre sonra kendisi geliştirir. Örneğin; bebek doğduğu günlerde kızamık hastalığına yakalanmaz; çünkü bu hastalığa karşı gerekli antikorları annesinden plasenta yoluyla ya da anne sütüyle almıştır. Fakat bu antikorlar yaklaşık 9 ay sonra yok olduğu için bebeğe kızamık aşısı yapılmalıdır.
VII. Doku ve Organ Aktarımı Bağışıklığı İnsandan insana doku ve organ nakil işlemleri günümüzde en çok uygulanan işlemler haline gelmiştir. Doku naklinde, aktarılan doku antijenlerinin, aktarıldıkları organizmada meydana getirdikleri immünolojik tepkiler büyük önem taşımakta ve aktarılan dokunun başarılı olup olmadığı bu tepkilere bağlı olmaktadır. Bugüne kadar en başarılı doku nakli kan gruplarının naklidir. Kan grupları, eritrositlerin yüzeylerinde bulunan karbonhidrat yapısındaki antijenlere göre tespit edilmektedir. Kan aktarımında alıcı ve vericilerin uygun olması durumunda başarı ile sonuçlanmaktadır. Kan dışındaki doku ve organlarda da antijen grupları bulunmak¬tadır. Bu sebeple aktarıldıkları organizmada bir bağışık cevap oluşturmaktadırlar. Doku ve organlardaki antijen gruplarının tespiti, kan grupları gibi kolay değildir; ayrıca bu yapılar, aktarıldıkları organizmada hayat boyu görev yapmaları gerekmektedir. Bu sebeplerden dolayı doku ve organ nakli, kan nakli gibi kolay gerçekleşmez. Dokuların atılmasını önlemek için bazı önlemler alınmak¬tadır. Bunların dayandığı temel, alıcının bağışıklık tep¬kimesi gösteren organları değişik yöntemlerle felç edilerek (X ışınları ile ışınlama, lenfosit yapımını azaltan ilaçlar) antikor üretimi azaltılmaya çalışılır. Yapılan bu işlemler, vücudun mikroplara karşı savunma gücünü azalttığından en küçük enfeksiyon durumunda dahi ağır klinik vakaları ortaya çıkabilir.
VIII. Bağışıklık Sistemi Bozuklukları Vücudun enfeksiyonlara karşı savunma ve korunmasını sağlayan sistemin herhangi bir yerinde oluşan bozukluk, Bağışıklığın bozulmasına neden olur. Bunlara bağışıklık yetmezliği hastalığı denir. Bağışıklık sistemi bozukluklarının başlıca belirtileri şunlardır: - Kronik enfeksiyonlar - Beklenmeden sık tekrarlanan enfeksiyonlar - Tedaviye tam cevap vermeyen enfeksiyonlar - Deri döküntüleri - Gelişme geriliği - Tekrarlayan apseler (yaralar)
Bağışıklık yetmezliği hastalıkları, genel olarak iki öbekte toplanır: Doğuştan bağışıklık yetmezliği hastalıkları; sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları. Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları daha sık görülür. Doğuştan bağışıklık yetmezliği hastalıkları: Birleşik ve şiddetli bağışıklık yetmezliği, ender görülen bir anormalliktir. Kemik iliği aktarımının gelişmesinden önce mutlaka ölümle sonuçlanan bu hastalıkta, bağışıklık sisteminin hem T hücreleri, hem de B hücreleri görevlerini yapamazlar. Bir başka bağışıklık yetmezliği olan DiGeorge sendromu, timüsün gelişmesindeki yetmezlikten, buna bağlı olarak da bağışıklık sisteminin T hücrelerinin gelişmemeleri ve yeterli düzeyde çalışmamalarından kaynaklanır. DiGeorge sendromu bulunan hastalar, virüs ve mantar enfeksiyonlarına duyarlıdırlar. Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları: Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları, birincil (bağışıklık sistemi zayıflığından kaynaklanır) ya da ikincil ( yani kanser gibi bir hastalıktan sonra) olabilirler.En sık rastlanan birincil bağışıklık yetmezliği hastalığı İgA denilen immunoglobulindeki seçicilik yetmezliğidir; her 500 kişiden birinde görülür ve çoğunlukla akciğer enfeksiyonuyla birliktedir. Bazı başka immunoglobulinler (özellikle İgA ve İgM) de, bazı kişilerde hiç bulunmayabilir ya da çok düşük düzeyde bulunabilir; bu durum tekrarlayan enfeksiyonlar nedeniyle ciddi klinik sorunlara yol açabilir. Hastanede yatarak tedavi görenlerin %5’inde, ikincil sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği bulunduğu sanılmaktadır. Bu durum genellikle, asıl nedeni oluşturan kanser ya da özbağışıklık (bağışıklık bozukluğu) hastalıklarıyla ilişkilidir. Ayrıca bir çok hastada bağışıklık sistemi zayıftır. 1980 yılının başlarında ortaya çıkan, sonradan edinilen ikincil bir bağışıklık yetmezliği olan AIDS (acquired immunity deficiency syndrome) günümüzde son derece önemli bir soruna dönüşmüştür. Tedavi: Bağışıklık yetmezliği hastalıklarını tedavi olanakları, bu hastalıkları teşhis olanaklarının gerisinde kalmıştır. Birkaç bağışıklık yetmezliği ile doğuştan T hücresi yetmezliği, kemik iliği aktarımıyla ya da bazı durumlarda dölüt karaciğeri ve timüsü aktarımıyla tedavi edilebilmektedir. Antikor yetmezlikleri, özellikle İgG yetmezliği, hastaya belirli aralıklarla insan gammaglobülini verilerek tedavi edilebilir. Bu yöntem, hastalığın nedeni olan hücresel noksanlığı gidermekte etkili olmaz; ama eksik hücre ürününü (antikoru) yerine koymaya yarar ve böylece tekrarlanan enfeksiyonları önler. Tedavide, enfeksiyon etkeni mikroorganizmanın tanınması ve mikroorganizmaya karşı etkili olabilecek antibiyotiklerin hızla uygulanması son derece önemlidir.
Besinlerde protein eksikliği, dalağın alınması, diyabet, geniş yanıklar, alkol kullanmaktan kaynaklanan siroz ve ileri yaşlılık durumları da bağışıklık sisteminde bozukluklara neden olabilir. Örmeğin; geri kalmış ülkelerin çoğunda, protein eksikliğinden kaynaklanan bağışıklık sistemi bozukluklarına dayalı ölüm oranları oldukça yüksektir. İnsanda, bağışıklık sisteminin sağlığını korumak için şüpheli durumlarda öncelikle kromozom incelemesi yapılmaktadır. AIDS vb. bağışıklık yetmezliğine neden olan hastalıklardan korunmada en önemli faktör tek eşliliktir. Ayrıca bu hastalıklardan korunmak için; eş cinsel ilişkide bulunulmamalıdır; kan nakli, diş tedavisi gibi durumlarda kullanılan araç – gereçlerin steril olmasına dikkat edilmelidir; kuşkulu durumlarda zaman kaybetmeden hekime gidilmelidir.
|
|
|
|
|
|
|
|